Sandıktan “Eşitlik, Özgürlük, kardeşlik” Çıkar Mı?
15 nci Yüzyıldan itibaren ortaya çıkan yeni sınıf, ticaret burjuvazisi, emekçi ve aç yığınları yanına alarak dini, siyasi ve toprak sahipliğine dayalı üçlü iktidarı yıkarak, “eşitlik, özgürlük, kardeşlik” şiarıyla iktidarı aldığında yıl 1789 du. Evet, iktidarı almadan önce “eşitlik, özgürlük ve kardeşlik” bir sorundu, yeni sınıf ve üretici olmakla birlikte toprağından koparılan, emeğinden baska geçim aracı olmayan milyonlar için. Açlar ayaklandı, ticaretten sanayie büyüyen sermaye ve sahibi ayaklanmayı örgütledi ve iktidarı aldı. Burjuvazi iktidarı kendisi için aldı. Ardından, kendi çıkarlarının sürekliliği için ele geçirdiği devlet aygıtını örgütledi. Emekçiler için değişen bir şey olmadı. Eşitlik, özgürlük ve kardeşlik eskinin feodal iktidar sahipleri ile iktidardaki yeni sınıf arasında gerçekleşti. Emekçiler, yine açlıktan, salgın hastalıklardan, soğuktan ölmekte özgür ve eşitlerdi.
1800′ lerin ortalarına gelindiğinde, kapitalist sermaye birikiminin ve sınıfların eş zamanlı olarak ortaya çıktığı Avrupa anakarasında ve üretim araçları sahiplerinin ilk kez iktidarı aldığı, aynı Fransa’ da, kendisini iktidardaki sınıfla eşit, özgür ve kardeş olduğuna inanan, örgütsüz ve bilinçsiz yığınlar için, “güçsüzlük, her zamanki gibi, kurtuluşunu mucizelere inanmakta bulmuştu. Afsunlarla, düşmanı imgeleminden kovdu diye onu yendiğini sandı. Kendisini bekleyen geleceği ve bir gün yerine getirmeye niyetlendiği ama henüz zamanın gelmediğine inandığı işleri ululamakla yetinerek, bugünü, içinde bulunulan zamanı anlama yeteneğini tamamen yitirdi.”(1) Ne yasalar, ne meclisler ne de sözde açlar adına konuşanlar özgürlük ve eşitlik getirmedi. Burjuvazi bir eliyle verdiğini, öteki eliyle alıyordu sırtından iktidarı aldığı, sonrasında sokağa bıraktığı yığınlardan. Evet, yığınlar sokaklarda yaşıyorlardı, yığınlar halinde ölüyorlardı, yığınlar halinde kavga ediyorlardı. Örgütsüz ve bilinçsizlerdi çünkü. Üretim araçları sahiplerinin yanında, onlarla eşit ve özgür olduğu yanılgısını besleyen, erkek yurttaşlara tanınan “genel oy hakkı, dünyanın gözleri önünde kendi vasiyetini, kendi eliyle imzalamak ve halkın kendisi adına varolan her seyin yok olmayı hak ettiğini”(2) ilan ediyordu.
1856′ Da Avustralya’ nın Melborn Kenti’ nde, taş ve inşaat işçileri, 1857′ de Amerika’ nın Newyork Kenti’ nde 40 bin teksitl işçisi kadın, 1886′ da Şikago’ da işçiler sokağa çıkacaktı. İktidardaki sermaye sahiplerinin belirlediği koşullarda, ihtiayç duyduğunda önlerine koyulan sandıkta bulamadıkları “eşitlik,, özgürlük ve kardeşlik” bir yana, “insanca çalışma koşulları”, “sekiz saatlik iş günü”, “iş, ekmek, özgürlük” için sokağa çıkıyorlardı. Ne istediklerini, nerde bulacaklarını, nasıl olacağını öğrenmeye başlamışlardı. Marks ve Engels’ in sosyalist devrimci bir işçi sınıfı partisi kurma çabalarının sonucu olarak, nihayet 1863 yılında İngiliz ve Fransız işçilerinin toplandığı Birinci Enternasyonal’ de, Uluslararası İşçi Birliği ilk işçi örgütü olarak tarihe doğdu.
Ve ilk kez, (72 günlük ömrüyle, girişim aşamasında kalan, bir programı olmayan 1848 Paris Komününü saymazsak) 1917 de Dünya işçi sınıfının bir üyesi, Rusya işçi sınıfı, iktidarı sermaye sahiplerinin elinden alacak, “eşitlik, özgürlük ve kardeşlik” in gerçekleşeceği Sosyalist toplumun altyapısını oluşturan, üretim ilişkilerine el atacaktı. 1941-1945 Arasında Dünya işçi sınfını tehdit eden, Sovyetler Birliği’ nde üç yıl süren Anayurt Savaşı ile tarihe gömülen Hitler Faşizmini de, işçi sınıfının örgütlü gücü yenecekti. İşçi sınıfı, örgütlü ve bilinçli olduğu ölçüde güçlüydü, sermaye iktidarını tehdit ediyordu dünyanın her yerinde. Bu nedenle, ideolojik araçlarını sürekli çeşitlendiren ve iktidar sayesinde sınırsız kullanma yetisine sahip sermaye, bu sayede işçi, üretici sınıfın üyelerini tekrar yığınlaştıracak, sınıfına yabancılaştıracak ve düzen içinde tutmayı başaracaktı. Bir zamanlar, mücadele edilen genel oy hakkı, artık iktidarın elinde emekçi sınıflara karşı kullandığı, en etkili meşruiyet aracına dönüşmüş bulunuyor.
Öyle ki, Sovyet sonrası dönemde, karar mercii emperyalist ülke ve merkezlerin olduğu reorganizasyon sürecinde, iktidardaki sermaye sınıfı eliyle tasfiye edilen Cumhuriyet rejiminin yerine, Yeni Osmanlı’ yı koyamayan Türkiye kapitalizmi de, sıkıştıkça sandık koyacaktı, yığınların önüne. 31 Mart 2019 tarihinde yığınlar “bahar” özlemiyle sandığa koştu. Yaklaşık yirmi yıllık oyuncuyu değiştirdi! Yasama, yürütme ve yargıyı sermaye adına elinde toplayan, emperyalist merkezler izin verseydi, sondan bir ve iki önceki sandıkta olduğu gibi zaferini ilan edecekti. Bu kez izin vermediler. Siyasi gerilim, sermaye iktidarını geriyordu. Ekonomik önceliklerin gerçekleşmesi, Türkiye işçi sınıfının silahsızlandırılması, çözülmesi, daha da ağırlaşmaya devam edecek olan sömürüye rağmen düzen içinde tutulması için sandıktan “bahar” çıkacağına inanmalıydı. İradesi sandığa yansımış, “iktidar” değişmişti! Suriye’ de, halen iş başındaki “Suriye’ nin Dostları”, 2011′ de İstanbul’ da, emperyalist savaşı başlatacak olan Özgür Suriye Ordusunu kurmuştu. 2019′ da, Türkiye coğrafyası’ nın en büyük ilinde, 50 milyon seçmenin, on milyonunun her gün biraz daha yalnızlaştığı İstanbul’ da, “Halkın Dostu” (3) kazanmıştı!
İyi de, İstanbul yine de Türkiye kapitalizminin temsilcilerine bırakılamazdı. Öncelikle, yirmi yıllık temsilcinin itirazlarla gündemi ele geçirip, el altından karakutuyu temizlemesi gerekiyordu. İzin verdiler. Ucu kendilerine dokunacaktı, hiç şüphesiz. 31 Mart’ tan beri, Türkiye coğrafyasında her gün ölüme, açlığa, yoksulluğa, tecavüze uyanan işçilerin, kadınların hatta çocukların gündemi ne ekmekti, ne kıdem tazminatının gaspıydı, ne Bireysel Emeklilik Sigortasıydı, ne tecavüzler, ne kadın cinayetleri ne de işçi ölümleriydi. NATO, İstanbul’ da toplanacaktı, ama hiç konuşulmadı.Tek gündem vardı: Seçimler, İstanbul seçimleri.
6 Mayıs 2019, Denizler’ in asıldığı gün, asıldığı yerde NATO, ne olduğu açıklanmayan, özel gündemle toplandı. NATO Genel Sekreteri, Tayyip’ le özel görüştü. İstanbul’ a kayyum atandı. Yetmedi. 23 Haziran’ da seçim yenilecekti. Tekrar, seçim yapacaktı yaklaşık on milyon emekçi. Ne zaman, nerde, kime karşı kullanılacağına parayı veren değil, satanın karar verdiği askeri teçhizat, sermayenin Amerika’ dan Patriot mu, Rusya’ dan S-400 mü alacağı sorunu, özel gündemli NATO toplantısı, aynı gün İstanbul’ a kayyum atanması kimseyi düşündürmedi. Aklına gelmeliydi birilerinin. İstanbul, sadece Türkiye kapitalizminin iktidar sahiplerinin değil, emperyalist merkez ve ülkelerin de kasası. İşgal kuvvetleri, bir kez daha İstanbul’ da. Tek adam da öyle. Apar topar, İstanbul’ da, NATO’ nun toplandığı gün ve saatlerde. Ama toplantıda değil. Toplantıdan sonra tebliğ edilmiş olmalı Karar: İstanbul’ a kayyum atandı.
6 Mayıs, bence anlamlı. Tesadüf değil, bugünün seçilmesi.
6 Mayıs 2019, yazın bir kenara : Varlık Fonu (kamusal varlıklar)IMF ve Dünya Bankası kredileri karşılığında ipotekli. Parayı veren, sandıkla rahatlattı, kayyumla yönetecek. Bu nedenle, 23 Haziran’ da önümüze koyulan sandık meşru değildir. Koyan, “milli” değildir, emperyalizmdir. Seçim kararının sahibi de, kayyumun sahibi de “alacaklı” emperyalizmdir. Gayri düzen tutmaz, sazımız bizim. Eşitlik, özgürlük ve kardeşlik için sandığı devirmenin vaktidir.
Arzu KIR (İstanbul, 9 Mayıs 2019)
1* Marks, Louis Bonaparte’ ın 18 Brumaire
2* Marks, Louis Bonaparte’ in 18 Brumaire
3* V.İ.LENİN, Somut Durumun Somut Tahlili (“Halkın Dostları” sözünün üzerini kazıyın- bu bilinen sözü yorumlarsak böyle diyebiliriz- bir burjuva bulacaksınız.)

Huryol Haber