“Yatak Odanıza Florosan Soksalar”
“Ama atomlar sonsuzdu, evren sınırsızdı.
Doğa, dağılan atomları yeniden derleyip toplayacak, dünyamızın enkazlarından, başka dünyalar meydana
gelecekti. Ve başka bir dünyada, başka insanlar yaşayıp, düşünecekti.
İnsanın ömrü kısa. Ama düşüncesi sınır tanımıyor. Bir anda binlerce yılı kavrayabiliyor.
Bu büyük bir zafer değil de, nedir”(1)
Beş milyar yıllık evrende, 2 milyon yıllık evrim sürecinde insanoğlu kavrayışıyla doğaya egemen oldu.
Onu daha yaşanır hale getirmeyi, yağmuru sel değil bereket, ateşi felaket değil enerji, barınmayı sorun
değil keyifli ve güvenli, çalışmayı-üretimi ve bölüşümü planlamayı başardı. Herkese yeterdi dünya,
herkese yeterdi ekmek, küçük bir azınlığın iktidarı ele geçirip, büyük çoğunluğun olana, ürününe,
hayallerine, doğasına, geleceğine el koymasaydı. Üretenler, ürettikçe mülksüzleşirken sırtından
geçinenler el koyduklarını servet, serveti özel mülkiyete çevirmese, devlet aracılığıyla çıkarlarını
garantiye almasaydı, yeterdi. İnsanoğlunun parçası olduğu doğada ne varsa yaşamın, türlerin sürekliliği
için, piyasada alım satım değerinden daha değerli değildi, karların sürekliliği için. Üç yüz yıllık sınıflar
ve eş zamanlı ortaya çıkan uzlaşmaz çıkarlar nedeniyle zorunlu iktidar kavgası, Rusya işçi sınıfının
yirminci yüzyılın başına Sosyalist İktidarıyla, bunun tam da böyle olduğunu kanıtladı. Sermaye
iktidarının kaçınılmaz, tek seçenek olmadığını, sınıfına ve halkına, giderek türüne yabancılaşmakta olan
“bireyselleşen” milyarlarca insana, üretenlerin yönetebileceğini gösterdi.
Tek tek kapitalist ülkelerde, sermayenin çıkarına olarak ekolojik dengeyi, türlerin yaşam alanları ve
popülasyonu üzerindeki yıkıcı etkileriyle, benzer ve sayısız örneklerinden farklı olarak dünya tarihine
geçen, üç olayı hatırlatmak istiyorum. İlki, tam da Sovyetler’ in 9 Mayıs 1945 ‘ de Berlin’ de Reictag
binasına bayrağı dikmesiyle sona eren 2 nci Emperyalist Savaşın dumanları tüterken, sözde müttefik,
ABD’nin 6 Ağustos 1945′ de Japonya’ nın Hiroşima ile (üç gün sonra) Nagazaki kentlerine attığı Atom
Bombası. İkincisi, 1972 de Ukrayna’ nın Belarus Bölgesi’ nde, Çernobil Kasabası’ nda enerji üretimi
amacıyla inşa edilen, Sovyetlerin çözülme sürecinin sonlarına yaklaşırken, 1986′ da meydana gelen
Çernobil kazası. Ve nihayet üçüncüsü, 2011′ de, Japonya’ da deprem ve Tsunami sonrasında, Fukuşima
Nükleer Santrali’ nde meydana gelen sızıntı. Santral’in işletmecisi (dikkat) Şirketi yetkililerine göre, 2013
yılı itibariyle “kazadan bu yana toplam 20 ila 40 trilyon bekerel radyoaktif trityum okyanusa karışmış
olabilir!” (2)Yıl, 2019 ve hala hiç bir şey bilmiyoruz. Euronews internet portalında, 2016 tarihli
fotoğraflara göre, Çernobil ile kıyaslanan Fukuşima Nükleer Santrali’nin olduğu yerde, artık çıplak bir
arazi görünüyor (3)
Birinci ve üçüncü örnek, ABD ve Japonya gibi biri emperyalist diğeri kapitalist ülkede, ikinci örnek ise
80 li yılların sonunda çözülme süreci tamamlanacak olan Sovyet ülkesinde gerçekleşti. İlki, Sovyetler’ in
Zaferi’ ne emperyalizmi ortak etmek ve ilk kez kullanılacak olan Atom bomlasını denemek amacıyla
gerçekleşti. Yıllar sonra bir yetkili; “ABD Başkanı’ nın kendisine SSCB kasdederek, eğer düşündüğümüz
gibi patlarsa, O oğlanların kafasına vuracak çekicim var.” (4) Dediğini yazacaktı. Hiroşima ve Nagazaki’
de yaşam hala atom bomlalarının geri dönüşsüz izlerini taşıyor. Fukuşima hakkında en azından ben
güncel ve işe yarar bir bilgiye erişemedim. Ancak, Çernobil kazasından sonra bölgede araştırma yapan
İngiltere, İrlanda, Fransa, Belçika, Norvbeç, İspanya ve Ukrayna’ dan yaklaşık 30 araştırmacı İngiltere’
nin Portmouth kentinde toplandığını bilgisine eriştim. Araştırmalar, “kazadan 33 yıl sonra, şu anda,
Ukrayna ve Belarus bölgesini kapsayan Çernobil tecrit bölgesinde, diğer hayvanların yanısıra kahverengi
ayıların, bizonların, kurtlar, vaşaklar, Przewalski atları ve 200′ den fazla kur türüne ev sahipliği yaptığı”,
“mevcut radyasyon seviyelerinin Çernobil’ de yaşayan hayvan ve bitki popülasyonu üzerinde büyük
olumsuz etkilerinin genel olmadığını doğrulamışlardır.” (5)
Gelelim Türkiye sermaye sınıfının Türkiye coğrafyası ile sınırlı, her gün bir yenisi gündeme düşen doğal
yaşam alanlarına yönelik, tamamen duygusal, milyon dolarlık/avroluk girişimlerine.
İstanbul’ da, henüz tamamlanmamış olmakla birlikte, Nisan 2019 itibariyle “zorunlu” olarak kullanıma
açılan, şehir merkezine 50 km uzak, Kuzey Ormanları ile burayı yurt edinen bitki ve hayvan türlerinin
yok edildiği, “ekonomik değeri olmayan” göçmen kuşların göç yolları ve kuzey rüzgarları hesaba
katılmaksızın, onlarca işçinin ölümüne, onlarca alt taşeronun iflasına rağmen “milletin a.. koyacağız”

şirketi ve ortaklarına milyon avroluk ihale ile, üstelik kar garantili Üçüncü Havalimanı en güncel ve en
büyüğü.
Yap İşlet Devret Modeliyle, kar garantisiyle inşa edilen Üçüncü Köprü ve Osmangazi Köprüsü’ nden
sonra sermayenin başkenti İstanbul için Mega Proje, Kanal İstanbul. TMMOB YK Başkanı Emin
Koramaz’ a göre ;” “Terkoz havzası dahil, 3 ncü Havalimanı ve 3 ncü Köprü bağlantı yollarından geriye
kalan bütün orman alanları, tarım alanları, meralar, yeraltı ve yer üstü su toplama havzaları, mahalleler,
Karadeniz ve Marmara denizi ve kıyıları dahil tüm coğrafyanın inşaat ve yıkımj alanı” olacağı, “bilimsel
niteliği olmayan söylemler ve varsayımlar üzerinden tartışmaya açılarak meşrulaştırılmaya çalışılan
İstanbul Kanalı, tam anlamıyla coğrafik, ekolojik, ekonomik, sosyolojik, kentsel, kültürel kısacası
yaşamsal bir yıkım ve felaket önerisidir.” (6)
Kuzey Marmara Otobanı ve taş ocağı için Kandıra’ nın Babaköy mevkiinde başlayan 2 159 ağaç kesimi;
Dicle Vadisi ve 2000 yıllık yerleşim alanı Hasankeyf’ i, 50 yıllık ömrü uğruna yutacak olan Ilısu Barajı;
Dünya’ nın 8 nci harikası, ancak birinci derecede deprem bölgesi, yer altı ve yer üstü sularını
zehirleyecek, Gediz Havzası’ nı da doğrudan etkileyecek, 2 milyon ağaç kesileceği ilan edilen, Murat
Dağında altın madeni projesi; Trakya ve Diyarbakır’ da, “sondajında bir çok kimyasal madde ve kum
eklenmiş su yerin 2 ila 5 bin metre altına, ort.15-20 kez basılarak, karbon kayaçlar patlatılarak” elde
edilen, dolayısıyla 5 bin metre dahil yer altı sularının tamamını zehirleyecek olan kaya gazı projeleri; yine
Birinci derecede deprem bölgesi, Ege kıyılarında Küçükkuyu-Dikili Sahil Şeridinde, sulama bahanesiyle
inşasına girişilen, gerçekte su kaynakları üzerinde çoktan siyanür havuzlarının inşa edildiği (yargıya
taşınan), Kaz Dağları ve Madra dağlarında ruhsatlı altın madeni şirketleri için Reşitköy Barajı ile birlikte
9 adet baraj projesi ile Türkiye coğrafyası, geri dönüşsüz biçimde emperyalist ve yerli sermayenin
talanına açılmış bulunmaktadır. Bunlar toplu imha projeleri, daha küçüklerini yazmaya kalkışmayacağım
(7). Bildikleriniz yeter! Kurtuluş, ellerimizdedir. Çok basit, iki sınıf var, çıkarları uzlaşmaz. Bu talan
durdurulmazsa, Türkiye kapitalizmi servetine servet katarken, milyonlarca emekçi açlık, yoksulluk,
hastalık, kuraklık, zehirlenme nedeniyle ölümlerden ölüm beğenecek. Sağlıklı bir çevre ve yaşam
hakkının olmadığı yerde eğitim, barınma, sağlık, yurttaşlık, seçme seçilme hakkının öznesi de
olmayacaktır, üretici güçler. Sandıktan kim çıkarsa çıksın, sermaye iktidarı emekçilerin oylarıyla
aklanacak, güçlenerek çıkacaktır. Sermaye iktidarını asıl korkutan ise sandığa yansımayan, “ayakların baş
olma” ihtimalidir.
Arzu KIR
(İstanbul, 9 Haziran 2019)

Huryol Haber